Kafatasının içindeki nöronlar birbirine yapışıp bir iplik gibi uzadı. Önce birbirlerine örgü gibi dolandılar, sonra her bir örgü birbiriyle düğümlenmeye başladı. Düğüm düğüm, düğüm düğüm. Günlerce süren bu dolanmaç o kadar acılı ve uzun sürdü ki, kafatasının içi- hani bir bitkiyi saksıdan çıkardığında köklerine bakarsın, saksıdan taşamadığı için birbirine dolanmıştır ya- bitkinin köklerine benzedi. Gerçekten de beyin yerine bir saksı taşıyordu belki de. Baş ağrısının sürekliliğinde diğer biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu. Beyin, karmakarışık ve balçıklaşmış haldeyken, beden hayatta kalma içgüdüsüyle su içiyor, açlığını bastırıyor ve uyuyordu. Gerekli işlerini asgari hareketle halletmeye gayret gösteriyor, beynini mümkün olduğunca çalıştırmamaya özen gösteriyordu.
" HANGİ FİLMİ İZLESEM BUGÜN NE OKUSAM, YABANCI DİZİ MÜPTELASIYIM; YENİ DİZİ TAVSİYESİ İSTİYORUM" diyen herkes için artık her gün güncellenen bir blogumuz var ! :) http://bugunkeyificinneyaptin.blogspot.com/
Şahsen ben, film seçerken neye dikkat etmeliyiz, kaliteli dizi nasıl bulunur, sinema kültürümüzü nasıl genişletebiliriz, gibi soruların yanısıra tavsiye istediğimde bana yalnızca konusunun söylenmesinden hoşnut kalmıyorum ve benzer örnekler ile izleyeceğim şeyin tarzını anlamak, izlerken hangi püf noktalara dikkat edeceğimi bilmek istiyorum. Dolayısıyla; madem böyle bir eksik var, benim gibi sinema ve yabancı dizi müptelalarına yeni blogumuzu getirmeye karar verdim:)
Son birkaç aydır hayatımın fon müziği.. "Tamam, sorun yok. Canın nasıl isterse. Yanlış yapmıyorsun. Sevdiğin herhangi bir şeyi ıskalamak, Sevmediğin hiçbir şeye katlanmak zorunda değilsin. (Yalnızca, ara sıra biraz ciddiye alıyor gibi yapman gerekebilir..) Sorun yok." diye kendimle konuşurken arka planda çalıyordu. Keyifli dinlemeler.. PS:Kendi kendine konuşanlara deli derler, kız seni yerler.
Son kez "Nathan Rosen, Richard Gott, Stephen Hawking ve Albert Einstein" başlıklı notlarını zımbalayıp çekmecesine kaldırdı. Lisedeyken Fizik dersinden nefret etmişti. Fizik hocasından da nefret etmişti. Asla Fizik bilimine karşı ilgili olmamış, aklındaE=mc²formülünü bile tutamamıştı. Son bir senedir takıntı halinde Fizikçileri ve teoremlerini araştırmasının sebebi ise onların senelerce üzerinde çalıştıkları şeyi uğraşsız keşfetmesi olmuştu. Hızlı hızlı soluk alıp vererek, elleri titreyerek aklındakileri tekrar etmeye çalıştı. Sanki unutmaktan deli gibi korkuyordu. Aklındakileri bir kez kaçırırsa bir daha geri gelemeyebilirdi.
"Zaman iki hareket arasındaki süredir. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirtilir." Yüksek sesle kendine Einstein'ın Görelilik Kuramı'nı hatırlattı."Hımm, Einstein'ın dediğine göre zaman herkese göre farklı işliyor." İnanılmaz büyük bir heyecanla bildiklerini birleştirirken kendi kendine konuştuğunu fark etmedi:
"Zamanı ölçmek için kullandığımız kavramlar, çok değişkendir. Yarım saat dediğimiz süre, eğer sıkıcı bir bekleme içindeysek, saatler kadar uzun gelebilir. Aynı yarım saati, çok eğlenceli ve bitmesini istemediğimiz bir durumda, üç-beş dakika kadar kısa bir süre gibi algılarız. Yani aslında zaman algısı, bizim için farklı hızlarda akabilmektedir."
İnsanlar çok ahmak. Gerçekten. Bilmiyorlar ki beni 1 konuda incitene, bana zarar verene kadar ben o konuda kendimle 50 kere dalga geçerim. Sıradan insanlar benim canımı yakamaz:) Bu blogun adı bu yüzden böyle.
Çok çok sevdiğim bu parçayı onların şerefine çalıyorum. Şarkımızın adı "pauvre diable- (zavallı şeytan)" Keyifli dinlemeler:))
Alakasız bir yerden eve dönüş yolundaydı, hatırlamıyordu. Heralde yine bir kalabalık arkadaş ortamından ayrılmıştı. Neşesiz değildi, neşeliydi. Ama zaten normalde de hep neşeli bir kızdı, yoksa bugün daha iyi bir gün falan değildi. Bedenen yorgun fakat zihnen dingindi, galiba bugün yine hiçbir şey düşünmemişti! Çok bulanıktı, evinin önüne mi gelmişti, yol üzerinde bir yerde mi durmuştu bilmiyordu.
Birden karşısında onu gördü! Aradan upuzun zaman geçmişti. Çok uzun.. Doğrudan onun yüzüne bakmaya çalıştı, neden bilinmez gözleri yandı. Birbirlerine doğru yürüyorlardı. Tam bir milyon yıl geçmişti yüzünü görmeyeli. Ona doğru yürürken bir nevi hafifliyordu, sanki bir milyon yıldır kendi ağırlığı altında ezilmişti de..
Hafıza 3 aşamalı işler. Duyumsal bellek --> Kısa süreli bellek --> Uzun süreli bellek
Duyumsal bellek, hafızanın ilk aşamasıdır ve gelen uyarıcıyı ilk 3 saniye içinde kaydeder. Kısa süreli bellek, 20-30 sn arasıdır. Uzun süreli bellek ise depolama yeridir ve anıları sonsuza kadar orada saklar. Bilgiler gerektiğinde oradan tekrar kısa dönemli belleğe çağrılır.
Uzun dönemli bellek, beynin hippocampus kısmında çalışır. Tüm anılar orada saklanır. Aynı zamanda insan vücudunun mucizevi yapısı, bazı motor hareketleri "beyincik" olarak bilinen cerebellum'a kaydeder. Yani araba kullanmak, piyano çalmak, bisiklet sürmek unutulmaz çünkü bilgiler cerebellum'da kodlanmıştır.
Hiçbir öfke insanın kendine duyduğu kadar büyük olamaz. Bunları hissetmek çok zor. Evet bazı duyguları "hissetmesi zor". Allah kimseye çekemeyeceği derdi vermezmiş. Aklıma 2 sene önce yazdığım bir not geldi; "Güçlüyümdür ya ben, güçlü olduğuma pişmanım." Evet, çekebilirsin diye daha ağır dertler veriyor hayat sana. Orospu çocuğu. Her seferinde daha da güçlenelim diye, öldürmeyen darbeler alacaksak hayattan, şunu belirtmeliyim ki bu sefer pek dayanıklı değilim. Sakat kalabilirim.
2008de, direksiyon sınavında bir kızla tanışmıştım. Çok hoş simalı, güzel bir kızdı. Giyiminden, makyajından, saçlarının boyasından çok kaliteli olmadığı belli oluyordu, fakat bunu fazlaymış gibi göstermeye çalıştığı özgüveniyle, ağır makyajıyla, takım pantolon- cekediyle ve 5 dkda bir yaktığı sigarasıyla örtüyordu sanki. Ben o sırada 18 yaşındaydım, kız ise 21 yaşında olduğunu söyledi, oysaki çok olgun gösteriyordu. Sonradan hikayesini anlatmaya başladı, meğerse 2.5 yaşında bir oğlu varmış!
Bu eskiden ailesinin yanında Diyarbakır'da yaşıyormuş. Çok sevdiği bir erkek arkadaşı varmış. Fakat kızın en yakın arkadaşı, çocuğun kızı aldattığını söylemiş. Bunun üzerine kız çocuktan ayrılmış ve o sırada onu isteyen bir çocukla yani şimdiki kocasıyla evlenmiş. Şimdiki kocasıyla birlikte İstanbul'a taşınmışlar. Ancak kız çalışmak isteyip işe her başladığında mal kocası karşı çıkıp engelliyormuş. En sonunda kız kavga gürültü her şeye rağmen bir markette işe girmiş, zaten biz tanıştığımız sıralarda market müdürlüğüne yükselmişti. Şuanda kim bilir merkez ofise falan yükselmiş de olabilir, hırslı bir manyaktı. Çok takdir etmiştim kızı, Diyarbakır'dan geldim falan dememiş, inadını etmiş, işinde yükselmişti. Bir de annelik yapıyordu! Sadede geliyorum, kız sonradan öğrenmiş ki meğerse bu çok sevdiği adamın aldattığını söyleyen en yakın arkadaşı adama iftira atmış, çünkü adama kendisi aşıkmış. Bizim kız da o hırsla gidip şimdiki kocasının evlilik teklifini kabul etmiş, öteki çocuğa kendini açıklaması için 1 kere bile fırsat vermemiş. Kız çok mutsuzdu. Şimdi bilmeyebilirsiniz, böyle trajedilerini yeni tanıştığı insanlara bile anlatan kadınlar aslında boşboğaz, ben-merkezci kişiler olduklarından falan anlatmıyorlar. Sadece anlatarak, kendi anlattığını kendi kulağıyla duyarak buna alışmaya çalışıyorlar. Çünkü; insan en zor şeylere kendi sesinden duyduğunda alışır. Kız bunları anlatarak hafiflemeye çalışmıyordu. Bir daha görmeyeceğin 18lik bir kıza (o ben oluyordum) anlatınca ne hafifleyeceksin zaten? Kız, bunları anlatarak basitleştirmeye çalışıyordu. Çok fazla dillendirerek önemsizleştirmeye, sıradanlaştırmaya çalışıyordu. Hazmetmeye çalışıyordu. Şimdi şimdi fark ediyorum, kız kaldıramıyordu. 3 dkda bir olur olmadık yerlerde yaktığı sigaradan, kocasından bahsediş biçiminden, sürekli kendini neşeli olmaya zorlamasından anlamalıydım; kız çok mutsuzdu. Acaba oğlunu doğurduğu için de mi pişmandı? Düşünüyorum da benim 2 sene önceki halim bunları yaşasaydı kaldırabilir miydim? Çok korkuyorum böyle kalp kırıklığı anlarında birinin evlenme teklifini kabul edeceğim diye:) Siz siz olun, kendi kalbinizi onarmadan birinin kalbine yaklaşmayın bile. Sonra bir ömür sinir hastası olur insan Allah korusun, antidepresanlarla çürür gider. Bunu size neden anlattım bilmiyorum, ama size bir şeyler anlatmam gerekiyordu. Geçen gün ne de güzel konuştu radyodaki kadın; "Bazı insanlar hava güzelken de acı çekerler." diye.
Hangi iklim olduğu fark etmez, işe yarar; size "acı kesici" bir şarkı getirdim. Uyarı: günde 1 doz, sadece akşamları alınız. Doz aşımında muhtemel bağımlılık yapar.
Bu yazıyı 2 sene önce, "2 yıl sonra yapmış olacaklarım" dediklerinin yarısını bile yapamamış'lara ithaf ediyorum. "Yazı" demişim de yazacak hiçbir şey yok ki. Hayatınızda hiçbir şey olmayanlardan mısınız? Vaktinizin sizden kaçıp başıboş dolandığını mı düşünüyorsunuz? Beklemekten sıkıldınız mı? Yapacak neyiniz kaldı ki? Burada aşk meşk konuşsak hadi yine kaderi suçlayıp küfredebilirdik. Mevzu bahis kendimiz ve yapamadıklarımız olunca kime küfredeceğiz? Bravo:) Burada yapacak hiçbir şey yok. Gidemiyoruz da. Sanırım mutsuzuz. Sorun ne ki, acaba yolumuzu mu çizemedik? Yazının sonuna "sönüp gitmektense yanıp yok olmak daha iyidir" eklesem Kurt Cobain'in intihar mektubuna dönecek. O yüzden ben sadece bu şarkıyla bitiriyorum. Lyrics'i hislerimi gayet açık ifade etmiş zaten. İngilizcesi olmayanlar için de üzgünüm. Bi kursa gidin artık aq.
That echo chorus lied to me with its "Hold on, hold on, hold on, hold on"
Şimdi Cadı Avcısının yorumuyla The SECRET felsefesini okuyacaksınız. Hazır mısınız?
"Hayatlarımızdaki dengesiz insanlar sadece psikolojimizi düzüyorlar.
Biz ne kadar istikrara ve düzene muhtaç olursak 'gey evren' o kadar tutarsız ve dengesiz elemanlar çıkarıyor karşımıza.
Mutluluk da mutsuzluk da senin elinde. Macera arama, dengesizliklerden kurtul, ruh sağlığını stabile et, misafir gelince odandan çıkıp el öp, her gün 2 lt su iç, işedikten sonra ellerini yıka, kimsenin ümidini kırma, her sabah aynaya bakıp günaydın de, epilasyonunu aksatma, sevmediğin eşyaları odandan çıkar vs vs böylece evren de seninle uğraşmayı kessin. Deal is deal. Kasma.
En önemlisi git doğru düzgün insanları sev, dışarıda birsürü pamuk gibi insan var. Nereden buldun bunu? Sen de nerede çıkıntılık var, onu yapıyorsun be kardeşim."
Yüzüne söyleyemiyorsanız da K.İskender sözü paylaşın, o direkt anlar;
"Tek kuruş kârım yok hayatımdaki varlığından...İnan zararına seviyorum ben seni."
(Seviyorsun ama değil mi, ahh seni seni, sıçtın baby.)
Kişisel gelişim kitaplarının en manalı isme sahip olanı ise bence "S.ktret"tir. Benim 2 senedir kritik zamanlarımın "siktiret şarkısı" Didnt Have a Choice idi. Bkz: yapacak 1şeyim yoktu Ahhh evet, sanırım evrene cidden yanlış mesaj yollamışım! Yok, kullanamıyorum ben bu Secret felsefesini... Amaan siktir et.
Yılın son yazısı. Size kısaca seneye nasıl girdiğimi, nasıl çıktığımı anlatacağım. 01.01.2011, saat 1 suları. Madrid, puerta del sol meydanında geri sayım yapıp yılbaşını kutladık. 10 dakika sonra metroda cüzdanım gasp edildi. Kapkaç değil, gasp. Göz göre göre:) Sonrasında eve gidip Türkiye'yi bankaları arayıp kartlarımı kapattım falan filan. Anasını sattığımın 2011i hep böyle geçti. "Göz göre göre.." Kusursuz hatalar silsilesi diyelim. İnsan büyümek için yanılmalıymış ya, ben bu sene baya büyüdüm. "Değdi, geçti" dediğim şeyi önce nasıl da atlatamadığımı gördüm. Ağırlığı altında ezildiklerin psikolojini tepetaklak edermiş ya, tepetaklak olmamak için hissiyat şalterlerimi nasıl da kapattığımı gördüm. Akıl sağlığımı korumak adına çok değer verdiğim dostları göz göre göre nasıl da kaybettiğimi gördüm. Ben zaten sıçtım sıvadım. Yetmez miydi? Yeterdi. Yetmedi. Bir de Allah karşıma öyle kötü kalpli insanlar çıkardı ki, bu sefer akıl sağlığımı korumak için boğuşmam gerektiğini gördüm. Hem kemiklerimiz paramparça oldu, hem kalplerimiz. Alçıya aldık. 2011 alçıda geçti. Ailenin nasıl da kalben yanında olmadığını gördüm. İnsanın ailesinin bile sevgisini kazanması gerektiğini, emek vermediği hiçbir ilişkisinin ona sadık olmayacağını öğrendim. Herkesin ama herkesin nasıl da vazgeçilebilir olduğunu gördüm. Kendim de dahil. 2011in son akşamından nasıl çıktığıma gelirsek, TEM otoyolunda bir tırın altında kaldım. Birkaç metre sürüklendim falan. Değişik bir adrenalindi. Yine olsa yine yapmam ama. Siz de denemeyin. 2011 gitmeden son öpücüğünü de kondurdu yanağıma. Canım. "Hiç mi kazanmadın?" diye sorarsanız öyle çok şey kazandım ki. Birçok cümlenin üstünü karaladığın sayfayı çevirirsin. Ben de yeni bir sayfa açtım, satır satır doldurdum. Çok güzel, çok özel şeyler edindim. Beni yoracak her şeyi hayatımdan uzaklaştırdım. Ama çok yoruldum, ama çok zor oldu. Ama oldu. Hayatta kaldım:) Fakat şimdi sana tek 1 sözüm var 2011; Ben hesabı ağır ödedim. Üstü kalsın. Yeter ki artık siktir git.
"En çok kokusuna aşığım ben bu adamın." diye düşünüyordu karşısındaki delikanlının ellerini tutarken.
Irish Pub olmaya çalışıp da olamamış bir birahanenin önünde duruyorlardı. Biraz zorlasan buradan meyhane bile olurdu. Muhtemelen sigara içmeye çıkmışlardı dışarı. Anımsadı; birbirlerine ilk dokunmaları da böyle olmuştu, biri ötekinin sigarasını yakarken.
Günlerdir konuşmamışlardı. "Neredeydin?" diye bağırdı. Delikanlı ise; "Geldim işte, buradayım. Yanındayım. Daha ne istiyorsun?" dedi gözlerine bakarak. Öyle güzeldi ki rengi delikanlının gözlerinin. Daha önce nasıl fark etmemişti? Sonra delikanlı ellerini onun ellerinden çekti. En nefret ettiği şeydi bu!! Birden sendeledi. Galiba biraz fazla içmişti, dengede duramıyordu. Sinirlendi. Sinirlendiği zaman upuzun saçlarını toplardı hep. Yine topladı.